Genel

ÖYKÜ SEÇKİSİ SERÜVENİ-3/İMBROZA

“Bu devir, yoktan var edilen, kendini bütünleyen bir toprak ananın devridir.

Okuduğum ilk cümlenin etkileyiciliğine bakarsak, bu yerlerde birçok şey öğreneceğiz. Günlerdir yorgun olduğumdan, rüyanın etkisi ile garip bir his bürüdü bedenimi. Korku ile sıçradım.

Uzun yollardan, nice kıyılardan geldik buraya, İmroz’a. Gerçi o denli yorgun hissediyordum ki, gelir gelmez havaya aldırmadan uyumuştum.

İmroz’un büyülü geçmişi için çıkmıştık bu kez yola. Bir kazı için gelmiştik. İlk kez Garen ile gelmiştik. Zeytin ağaçları altında kalmayalı o kadar uzun zaman olmuştu ki, bu hem iş hem tatil amacı ile birleştirmişti bizi. Tıpkı ilk günkü gibi, biri fiziken biri ruhen kırık iki insanı ancak bir zeytin ağacının yarım yamalak gölgesi birleştirebilirdi. Kolum yanık geldiğim o yere kalbim dolu çıkmıştım. Sultan Ana’nın o şifalı elleri nesilden nesle aktarılan bir tür masalları da beraberinde getirmişti…

“Uzaktan gelen at seslerinin yanında kolumun sancısını unuttuğumu hissediyorum. Sert bir zeminde soldan sağa dönüşüm seslere beni yakınlaştırıyor. Gözle görülebilir hale gelip araladığımda karşımda gördüğüm ata saplanmış koskoca bir mızrak ve canı canına takılan şahlanan koskocaman bir at.

Tanrım!

Neredeyim ben?

Garen nerede?!

İçimden koskoca bir çığlık atmak geliyor. Karşımda şahlanan ata niyetlenip dokunamamak, çaresizlikle sesimin çıkmadığını hissediyorum, adeta vücudumun her kısmı benim değilmiş, bütünleşmiş başka bir canlıya dönüşüyorum. Ansızın Garen’in sesi geliyor kulaklarıma, yırtıcı çığlıkların arasından Poseidon gizli diyor. Hemen hemen her yerde, arka bataklığın yamacındaki dağlarında bir mağarada. Kalk diyor. Kalkamıyorum. Sadece sesimi değil, hissiyatımı da kaybediyorum o an. Nasıl olduğunu anlamadığım, biraz önce alelade bir zeytin ağacının altında Garen’i bekliyordum. Beni buraya getiren, elimi kolumu bağlayan, bana Tuluat’ı anımsatan her ne ise hemen bulmalıydım. Sahiden Poseidon’un saklandığına inandığım adamın elini tutup koşarak uzaklaşmalıydım. Belki de acılar içinde mızrakla koşan at ile yol almalıydım.

Sadece oturup susabiliyordum. Benim dışımdaki her şey değişiyor, kalbim sıkışıyor gördüğüm her şey bir hortumda yok olup tekrar geri geliyordu. Buna daha fazla dayanamayacağım. Tam o an, atın derisine giren mızrak önüme düşüyor. Pul pul beyaz kumlar dökülüyor beriden. Nasıl olur?! Nasıl kan akmaz, gerçekten aklım almıyor. Birleşip kumsalda kuma, kumdan da usulca suya giriveriyor.

Bir an çığlık ile uyanıveriyorum!

Kumsalda bir bankta, uzaktan bana koşan Garen’i görüyorum. Korku ve heyecanla karışık bakışları arasında koşup uzanıyor yanıma. Çok yoruldum, beni beklemekten uyuyakalmışsın diyor. İçim ısınıyor. Sahi dün sana verdiğim mitoloji kitabını bitirdin mi diye soruyor. Kafamda canlanan, rüyalarımda süregelen o hikâyeyi o an anlıyorum. Sessizce, “Evet sevgilim, bitirdim. Biraz şu arkadaki yamaçlara yürüyelim mi?” diyorum.

Her şeyden habersiz güle güle gidiyoruz.

O an şafak yeni doğuyor ve kızıllığın ucunda bir mızrak uzanıyor bulutlara… Ve o kızıllığın nutku ise, “Yaşıyorum!” diyebilmenin o müthiş hazzı ile birleşiyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s